Tiyatro basamakları çok dik ve aşınmıştır, rahat ayakkabı şarttır. Yaz sıcağında taşlar ısıyı hapseder, su ve şapka bulundurulmalıdır. Orkestrada akustik testi mutlaka yapılmalıdır.
Aspendos Antik Tiyatrosu hakkında
Antalya’nın kavurucu sahil şeridinden içeriye, Serik ovalarına doğru uzandığınızda, uzaktan bile heybetiyle insanı kendine çeken devasa bir taş yapı yükselir. Burası, çocukluğumuzdan beri tarih kitaplarında fotoğraflarına hayranlıkla baktığımız, Anadolu topraklarının en gurur verici kültür miraslarından biri olan Aspendos Antik Tiyatrosu. Bugüne kadar Akdeniz coğrafyasında yüzlerce antik kent ve tiyatro adımlamış olabilirsiniz; ancak Aspendos’un görkemli kapısından içeriye ilk adımınızı attığınız o an, diğer her yeri bir anlığına unutuyorsunuz. Karşınızda sadece bir taş yığını değil; yaklaşık 2000 yıldır dimdik ayakta duran, sanki az önce seyirciler dağılmış ve birazdan yeni bir oyun başlayacakmış gibi canlı duran yaşayan bir şaheser buluyorsunuz.
Marcus Aurelius döneminde, Theodoros’un oğlu yetenekli mimar Zenon tarafından inşa edilen bu yapıyı dünyadaki diğer tüm antik tiyatrolardan ayıran en büyük ve en sarsıcı fark, o devasa sahne binasının (skene) çatı hizasına kadar tamamen orijinal haliyle korunmuş olmasıdır. Grek tiyatroları gibi sadece bir dağ yamacına yaslanıp arkasını doğaya bırakmaz Aspendos; o dönem Roma mühendisliğinin ulaştığı zirve noktayı kanıtlarcasına kendi başına yükselen kapalı ve anıtsal bir duvar örer önünüze. Tabii bu mimari dehanın arkasında, yüzyıllardır dilden dile aktarılan meşhur bir de efsane var. Derler ki, Aspendos kralının güzeller güzeli kızı Belkıs ile evlenmek isteyen iki büyük mimar yarışır.
Biri şehre kilometrelerce uzaktan su getiren muazzam su kemerlerini yapar, diğeri ise bu tiyatroyu. Kral su kemerlerini seçmek üzereyken tiyatronun en üst sırasına oturur ve en alt sahneden bir fısıltı duyar: "Kral kızını bana vermeli..." Zenon sahne ortasında fısıldamaktadır ve ses yukarıya o kadar net ulaşmıştır ki, kral bu akustik mucizesi karşısında büyülenip kızını Zenon ile evlendirir.
İşte o akustik mucizesi bugün hala tıkır tıkır çalışıyor! Orkestra alanının tam ortasına geçip yere bozuk para attığınızda ya da hafifçe fısıldadığınızda, o ses dalgasının taş duvarlara çarpıp en üstteki revaklı koridora kadar pürüzsüzce tırmanışına bizzat şahit olmak insanı gerçekten hayrete düşürüyor. Selçuklu döneminde sultanların burayı bir süre saray olarak kullanması ve duvarlarına eklediği o zarif turkuaz çiniler ise yapının günümüze kadar bu denli sağlam ulaşmasının en büyük gizli kahramanı.
Bugün hala Uluslararası Opera ve Bale Festivali gibi dev etkinliklere ev sahipliği yapan bu asırlık basamaklarda oturup, gün batımının taşları altın rengine boyamasını izlemek, her gezginin hayatında en az bir kez tatması gereken büyülü bir deneyim. Buraya gelirseniz sadece tiyatroyu gezip dönmeyin; hemen arkadaki tepeye tırmanıp antik kentin agorasını, bazilikasını ve o meşhur efsaneye konu olan devasa su kemerlerini de mutlaka rotanıza ekleyin.
Gezi sırasında nelere dikkat etmeli?
Tiyatroyu gördükten sonra su kemerlerini atlamamak gerekiyor; kentin büyüklüğünü ve su yönetimini anlamanın en iyi yollarından biri bu. Büyük etkinlik dönemlerinde ziyaret düzeni değişebileceği için bilet ve etkinlik bilgisini çıkmadan önce kontrol etmek iyi olur. Ziyaret gününde ulaşım, işletme saatleri ve varsa bilet koşullarını resmî kaynaktan yeniden kontrol etmek özellikle önemli.
Yakında ne yapılır?
piyaz, tahinli kabak tatlısı, turunç ürünleri, deniz ürünleri ve yöresel zeytinyağlılar gibi yerel tatlara zaman ayırmak ve çevredeki diğer durakları aynı rotada birleştirmek, günü tek bir noktaya sıkıştırmadan değerlendirmeyi kolaylaştırır.















